Hz. Peygamber’in (s.a.v.) İnsana ve Haklarına Verdiği Değer Üzerine

Prof. Dr. Adem APAK



Günümüze kadar varlığı ve etkinliği devam eden başlıca hukuk sistemleri, felsefî ve dinî ekoller genel anlamda insanın değerli olduğu ve onun dokunulmaz, vazgeçilmez hak ve hürriyetlere sahip bulunduğu noktasında görüş birliği içerisindedirler.[1] Buna göre temel insan hakları, insanın sırf insan olduğu için doğuştan kazandığı, vazgeçilmez, devredilemez, kutsal haklar demektir.[2] Hangi etnik, dinî, veya meslekî topluluktan olursa olsun her insanın, yalnızca insan olmak itibariyle sahip olduğu değeri korumaya yönelik faaliyet potansiyelinin başkaları tarafından tanınmasını ve her türlü müdahaleye karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlakî iddia, onun hak talep etmesidir.[3]

İslâmî öğretiye göre insan hakları, Yaratıcı’nın hiçbir istisna söz konusu olmaksızın tam bir eşitlikle insanlık ailesinin her ferdine tanıdığı, insanlık onuruna (değerine) bağlı olan haklardır. İnsanlık onurunda din, dil, cins, renk, ırk ve millet farkı gözetilmez. İnsanların haklarını kazanabilmek için insan olmaktan başka bir şart yoktur. Dolayısıyla insan haklarının temeli bizzat insanın varlığı ve değeridir.

İslâm hukuku tarafından güvence altına alınan insan hakları bütün insanlığa şamildir. Dolayısıyla bu haklardan yararlanma konusunda insanlar arasında herhangi bir ayrım yapılamaz. Bu husus gerek Kur’ân-ı Kerîm’de, gerekse Hz. Peygamber’in (sav) hadislerinde sarahatle vurgulanmıştır:

“İnsanlar tek bir ümmettir”, (Yûnus, 10/19); “İnsanlar tek bir candan yaratılmış ve çoğaltılmışlardır” (Nisâ, 4 /1); “Allah sizden cahiliye gururunu, büyüklenmeyi ve babalarınız ile övünmeyi kaldırmıştır. Bütün insanlar Adem’dendir, Adem de topraktandır”.[4] “Ey insanlar, sizin Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Haberiniz olsun ki, takva dışında hiçbir Arabın Arap olmayana, hiçbir Acemin Araba, hiçbir siyahın beyaza, hiçbir beyazın siyaya karşı bir üstünlüğü yoktur. Şüphesiz ki ilahi huzurda en değerliniz en muttakî olanınızdır”.[5]

Allah Rasûlü’nün (sav) Veda hutbesinde dile getirdiği hususlar da evrensel insan haklarının ortaya konulması açısından dönüm noktalarından birisini teşkil eder. Nitekim hutbenin bazı bölümlerinde geçen “Nâs” tabiri bu hutbenin evrensellik boyutunu açık bir şekilde ortaya koyar. [6]

İslâm dininin korumayı taahhüt ettiği hak ve özgürlükler içerisinde diğerlerine de temel teşkil eden en önemli hak hayat hakkıdır. Bu hak diğer bütün hakların üstünde yer alır. Dolayısıyla yaşama hakkının gerek insanın kendisi, gerekse başkaları tarafından ortadan kaldırılmasını kesinlikle yasaklanmıştır. O kadar ki, ana karnındaki bir çocuğun bile geçim sıkıntısı ve benzeri endişelerle yok edilmesi yasaklanmıştır. (En’am, 6/151; İsrâ, 17/31). İslâm’da yaşama hakkına yönelik tecavüzleri önleyici tedbirler alınmış, cana kıyma yasaklamış, bir kişinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi olarak kabul edilmiş, buna karşılık bir canı kurtarmanın da bütün insanları kurtarmak anlamına geleceği belirtilmiştir. (Mâide, 5/32). İnsanın varlığına kast etmek anlamına gelen öldürme suçunu işleyenlere ise en ağır cezalar takdir edilmiştir. Bu konuda devletin veya siyasî otoritenin herhangi bir af yetkisi yoktur. Dolayısıyla İslâm hukukuna göre mağdurun yakınları affetmedikçe, haksız yere ve kasten adam öldürenin cezası idamdır. (Bakara, 2/178). Ölenin yakınlarının da intikam duygusuyla hareket ederek, misilleme şeklinde karşılıklı cinayet işlemeleri, yani kan davası gütmeleri de yasaklanmıştır. Can güvenliğini sağlamanın yolu, cana kıyanın canına kıymaktır, yani kısastır. (Bakara, 2/179).[7] Hz. Peygamber’in (sav) Veda hutbesinde geçen “Canlarının her türlü tecavüzden korunmuştur” ifadesi İslâm’ın can güvenliği konusuna atfettiği önemi ve verdiği teminatı açıkça ortaya koyar. Buna göre insanın yaşama hakkının tabiî bir hak olduğu ve bu hakkın, dinin koruması altında bulunduğu hususu bir defa daha ifade edilmiştir. [8]

İslâm inancında yaşama hakkına dayalı olarak kabul edilen diğer insan haklarına da ehemmiyet verilmiştir. Bunlar, ifade özgürlüğü, inanma ve inancını yaşama, mülkiyet, şahsî dokunulmazlık, şahsî özgürlük, sosyal güvenlik, zorbalığa baş kaldırma, eşit muamele görme, haksızlığı düzeltme, iktisadî güvenlik, seyahat özgürlüğü, bir ülkeyi terk etme ve ülkeye yerleşme özgürlüğü, emeğin karşılığını alma, tövbe ve pişmanlık özgürlüğü, şeref ve itibar, ikamet, evlenme, boşanma, akrabalık, malını dağıtma hakkı olarak sayılabilir.[9]

Hz. Peygamber’in (sav) din ve vicdan hürriyetiyle ilgili uygulamaları, yukarıda sunulan teorik esaslar çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bilhassa Gayr-i müslimlere gösterilen din ve vicdan hürriyeti; inanç hürriyeti, dinî ayin, ibadet ve öğrenim hürriyeti gibi alanlarda kendini gösterir. İslâm dini önce gayr-i müslimlere de kendi inançlarını koruma izni vermiştir. Hz. Peygamber’in (sav), Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra tanzim ettiği Medine Sözleşmesi’nin 25. maddesi özellikle bu konuya hasredilmiştir:

“Benû Avf Yahudileri, müminlerle birlikte olarak bir ümmet (camia) teşkil ederler.  Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek bizzat kendileri, gerekse mevlâları dahildir”[10].

Allah Rasûlü’nün (sav) gayr-i müslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti konusunda en bariz örnekleri onun Necran Hıristiyanlarıyla ilgili uygulamalarında görmek mümkündür. Hz. Peygamber (sav), Medine’ye gelen Necran heyetini İslâm’a davet etmiş, ancak onlar cizye ve haraç mukabilinde kendi dinlerinde kalma şartıyla bir barış anlaşması yapmak istemişlerdir. Anlaşmanın konumuzla ilgili kısmında şöyle denilmektedir:

“Onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Rasûllüllah Muhammed’in zimmeti Necranlılar ve onların tabileri üzerine haktır.  Hiç bir piskopos kendi dinî vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi vazifesini gördüğü kilisenin dışına çıkarılmayacak, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir…”.[11]

Hz. Peygamber (sav) Necranlılara benzer şekilde dinleri üzerinde kalmak isteyen bir kısım Yemenliye de geniş din serbestliği tanımıştır. Nitekim bölge idarecisi Muaz b. Cebel’e gönderilen talimatnamede Yemenlilere şu şekilde hitap edilmiştir:

“Ben Muaz b. Cebel’i, sizi hikmet ve iyi söz ile Rabb’inin yoluna davet etmesi için gönderdim. O, Allah’ın razı olduğu şeyi kabul edecek, olmadığı şeyi reddedecektir. İçinizden her kim Allah’ın birliğini ve Muhammed’in (sav) onun kulu ve peygamberi olduğunu kabul eder ve tam bir teslimiyetle İslâm’a girerse, o kişi Müslümanların tüm haklarını elde etmiş ve onların sorumluluklarını yüklenmiş olur. Kim de cizye vermek suretiyle eski dini üzerinde kalmak isterse, o kendi dini üzerine bırakılır. Bu halde o kimse Allah’ın, onun peygamberinin ve müminlerin koruması altındadır; öldürülmez, esir edilmez, kendisine gücünü aşan sorumluluk yüklenmez ve dinini terk etmesi için kendisine herhangi bir baskı uygulanmaz”.[12]

Hz. Peygamber’in (sav) gayr-i müslimlere tanıdığı dinî ayin ve ibadetlerini icra etme hürriyeti bunun tabii sonucu olarak kilise, havra vb. gibi mabetlerin korunmasını da içine almaktadır.[13] Nitekim Hz. Peygamber’in (sav) Necran Hıristiyanlarıyla yapmış olduğu zimmet anlaşmasında onların mabetlerine dokunulmayacağı yukarıdaki metinde açıkça belirtilmiştir. Ayrıca gayr-i müslimlere dinlerinin esaslarını öğrenme, çocuklarına öğretme hürriyetinin tanınmış olduğunu aynı metinlerden çıkarmak mümkündür. Zira din ve vicdan hürriyeti; ibadet hürriyeti, dini yaşama, yayma ve öğretme hürriyeti bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Bu hürriyetlerden herhangi birinin ortadan kaldırılması veya kısıtlanması doğrudan inanç hürriyetinin zedelenmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle bir piskopos, papaz veya rahibin görev yerinin dahi değiştirilmeyeceği garantisi veren Hz. Peygamber’in (sav), onların inançlarını yayma ve öğretme hürriyetlerini tanımamış veya kısıtlamış olması düşünülemez.

Gayr-i müslimler, din ve vicdan özgürlüğünün tabiî sonucu olarak aile, borçlar, miras gibi özel hukuk alanlarında ve şahsî hakların gerektirdiği diğer hukukî konularda tam bir serbestlik içinde olmuşlardır. Onlara, hukukî ihtilaflarını kuracakları cemaat mahkemelerinde kendi mevzuatlarına göre çözme imkânı tanınmıştır.[14] Allah Rasûlü (sav), Hendek savaşı esnasında Mekke müşrikleriyle anlaşmak suretiyle Müslümanlara ihanet eden Kureyza Yahudilerini İslâm hükümlerine göre değil, Yahudi şeriatına göre yargılamış ve cezalandırmıştır.[15] Zimmîlere tanınan hukukî ve kazaî muhtariyet, Hz. Peygamber’den (sav) sonraki İslâm tarihi sürecinde düzenli bir şekilde uygulanmıştır.[16]

[1]     Karatepe, Şükrü, İnsan Haklarının İlâhî Temelleri, Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları, Ankara 1996, s. 109

[2]     Şener, Sami, İnsani Haklara Bakış’ta İNSO, Yeni Türkiye, sy. 21, Ankara 1998, s. 100-101.

[3]     Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, Ankara 1996, s. 133.

[4]     İbn İshak, Sîre, (thk. Muhammed Hamidullah), Konya, 1981, s. 94.

[5]     Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-V, Beyrut ts., VI, 11.

[6]     Bilgi ve değerlendirmeler için bk. Şener, Mehmet, Veda Hutbesi’nin İnsan Hakları Yönünden Kısaca Tahlili, Doğuda ve Batı’da İnsan Hakları, (Kutlu Doğum Haftası 1993-1994), Ankara 1996, s. 125-130.

[7]     Karaman, Hayrettin, İslâm’a Göre İnsan Hakları ve Ödevleri, Yeni Türkiye, İnsan Hakları Özel Sayısı, Yıl. 4, sy. 21, Mayıs-Haziran 1998, s. 236.

[8]     Buhârî, Hacc 132; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebevîyye, es-Sîretü’n-Nebevîyye, (thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts., IV, 250-252.

[9]     Bolay, Süleyman H., İnsan Haklarının Felsefî Temelleri, s. 122-123.

[10]    Hamidullah, Muhammed, el-Vesâiku’s-Siyasîyye, Beyrut 1985, s. 61.

[11]    Hamidullah, Muhammed, el-Vesâik, s. 176-179.

[12]    Hamidullah, Muhammed, el-Vesâik, s. 213.

[13]    Özel, Ahmet, “Gayr-i Müslim”, DİA, XIII, 421.

[14]    Köse, Saffet, İslâm Hukuku Açısından Din ve Vicdan Hürriyeti, s. 34-39.

[15]    İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebevîyye, III, 188-189.

[16]    Aydın, M. Akif, “Din”, DİA, IX, 327.

  • PAYLAŞ